BABALAR GÜNÜ KUTLU OLSUN

BABALAR GÜNÜ KUTLU OLSUN

İlk anılarım biraz komik seninle, görevli olduğun küçük Anadolu kasabasında iş çıkışı takıldığın lokal ve oynadığın 2 el iskambil annemi kızdırmış olmalı ki kulağımda kalmış. Gelen misafirler hatırımı sorduğu zaman “Ben iyiyim ama bizim bey kulüp kuşu, kulüpten çıkmıyor” dermişim ondan aldığım gazla. Bir de keçi gübresi hikayesi var, yıllar geçse de unutulmayıp anlatılan. Evin önüne küçük bir bahçe yapmışsın da hani keçi gübresi atmışsın verimli olsun diye, zeytini en sevdiği yiyeceklerin başına koyan ben “zeytiniii” diye avuçlayıp ağzıma doldururken son anda yakalanmışım. Yiyemediğim keçi gübresinin hayal kırıklığını her iş çıkışı getirdiğin parmak çikolatalarla giderdin sonra, artık Ankara’ya taşınmıştık. Anneannemle birlikte oturduğumuz ve afacanlığının en verimli çağındaki dayımla günde en az üç parti takıştığımız Saimekadın’daki o evde akşamları yolunu gözlerdim. Hem seni, hem çikolatayı beklerdim sanırım. Annem “yemekten önce yeme” dese de bir çırpıda yuttuğum çikolatanın parlak ambalajını tırnağımın yardımıyla özenle düzeltir, ertesi gün götürüp “altın biriktiren” arkadaşım Gülcan’a verirdim. Şimdi nerede parmak çikolata görsem sen düşersin aklıma. 
Bana uygun gördüğün bir de prenses pasta vardı, Yenimahalle pastanelerinden az prenses pasta taşımadın bana. Mutfağa, yiyip içmeye, yedirip içirmeye hep meraklı oldun zaten, özenli sofraları, değişik yemekleri sevdin. Yeni mezun bir sağlık memuru olarak Emirdağ’da görev yaparken evsahibiyle iddiaya girip taze fasulye pişirmeni, sonra uykuya dalıp yakmanı, kokuyla uyanınca fasulyelerin yanık yerlerini enjektör pensiyle tutup makasla keserek yeniden pişirmeni, evsahibinin bayıla bayıla yemesini kaç kere anlattırıp güldüm hatırlamıyorum. Yedeksubaylığını yaparken kaldığın çadırda ispirto ocağında pişirdiğin çorbayı tam içecekken komutanın gelip göreve çağırışına ve senin yiyemeden kalkıp gidişine aç kaldın diye yıllar boyu üzülüp hiç tanımadığım o komutana düşman olmuştum.
Sonra ilk kez kendimize ait bir eve taşınmıştık, o minik bahçe katına. Pazar günleri açık kapıdan dışarıya Zehra Eren’in erkeksi sesiyle söylediği tangolar taşardı, o evin müziği benim için hep tango sesiyle eşdeğer kaldı. Akşamları annem bahçeye sofra kurardı, sen evliliğinizin ilk yıllarında aldığınız ve hala iki tanesi benim evimde duran açılır kapanır ahşap koltuğa otururdun. Hiç unutmam bir akşam yemeğimi bitirmiş eve girmiştim. Pencerede annemin eliyle ördüğü ağ ipinden perdeler asılıydı, delikli zemin üstüne gül motifleri. Bahçe karanlık, ev ışıklıydı, bir ara dışarı çıktım. Çıkar çıkmaz çığlığım mahalleye yayıldı. Bahçede karelere bölünmüş ışıklı bir yaratık oturuyordu. Canhıraş feryadımı duyan ışıklı yaratık yerinden kalkıp üstüme hamle ettiğinde onun babam olduğunu anlamış ama bu sefer karelere bölünüp yere dökülecek diye ağlamaya başlamıştım. Işığın ve tül perdenin oyunuydu kareli ve gül desenli babam 🙂
Sonra uzun yıllar oturacağımız Babil kulesine benzeyen sitedeki dairemize taşındık. Öyle çeşitli insan manzaraları vardı ki o evde, müziği ancak “Yurttan Sesler korosu” olabilirdi. Ne güzel yıllardı, sen bütün apartmanın yardımsever Naim abisiydin, annem komşularıyla mutlu, ben arkadaşlarımla. Kitaplar taşıdın bana o evde memur maaşının gücü yettiğince. Mevsimin ilk eriğini, ilk çağlasını iş dönüşü elinden kaptığım kesekağıdından yedim. O nedenle turfanda erikler ve çağlalar baba kokar. Mazot kokulu Alemdar sinemasında başbaşa izlediğimiz “Polyanna” filmini de unutamam, birlikte gezdiğimiz ilk “Anadolu Medeniyetleri Müzesi” ziyaretini de. Kesene uygun bulduğun giysiler alıp gelirdin bana, sevmesem de seni kırmamak için giyerdim onları. Yeni yemek tarifleri denerdin mutfağın canına okuyup annemin söylenmelerine karşılık vererek, sonuç çok güzel olurdu ama geride bir enkaz kalırdı 🙂 Tüm Ankara’yı gören o balkondaki akşam sofralarını unutamam; balkonun kenarında sırasını bekleyen içine buzlar atılmış yaz meyveleri, sofrada mutlaka senin sevdiğin bir zeytinyağlı. Barbunyalı akşamı hatırlar mısın, öyle çok yemiştin ki annem önünden almıştı tabağı, “Ne olur sekiz tanecik daha ver” diye yalvarmıştın da yıllar boyu söyleyip gülmüştük niye yedi ya da dokuz değil de sekiz diye.
Öyle yetenekli ve azimliydin ki imrenirdim sana, hiçbir şeye üşendiğini görmedim bugüne kadar. Maketler yapar, dikiş diker, ayakkabı tamir eder, mektupla teknik resim kurslarına devam ederdin, bunlar yetmezmiş gibi araya bir de fakülte mezuniyeti sıkıştırıverirdin. Şimdiki evimize taşındığımız sıralardı, unutmamız mümkün değil. Elinde kalay malzemesi, nişadır vs ile çıkıp gelmiş ve bir kenara atılmış bakır kapları kalaylamaya kalkmıştın, itirazlarımıza ise “Babanızın kalaycı olması zorunuza mı gidiyor?” diyerek o sinirimizin arasında güldürmüştün. Sonuç hüsrandı tabii ki, mutfakta pis bir koku, her yeri kaplayan simsiyah nişadır tozu ve alaca bulaca kaplar kalmış, biz söylenerek ortalığı temizlerken “Anladım ki şu dünyada beceremeyeceğim tek iş kalaycılıkmış” demiştin.
Evlenip giderken günlerce ağlayan annemin değil de beni yolcu ederken göstermemeye çalıştığın senin gözyaşların dağlamıştı içimi. Hala da o yaralar sızlar ne zaman düşünsem. Sonra torunun kapladı bütün hayatını, o Antalya’nın dik varyantından bisikletinin üstünde keyifle tırmanırken sen terini silerek ardından koştururdun.
Ah babam seni anlatmaya satırlar yetmez, iyi ki hayatımızdasın hâlâ. Babalar Günü’n kutlu olsun, dilerim daha nice Babalar Günü seninle geçer, haydi bu günün şerefine en sevdiğin türküyü dinleyelim, “Acem Kızı”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir