BAYRAM DERKEN…

BAYRAM DERKEN…

Geliyor yine, aslında sanki daha dün yolcu etmiş gibiydik. Ne çabuk geçti zaman ya da yaşlanmak böyle bir şey; yatcaz kalkcaz hooop bir daha bayram…
Bayramlara bayılmam, bizim evde tatil modunda geçmedi çünkü hiç, ne zaman düşünsem hummalı bir temizlik faaliyeti belirir gözümün önünde, ardından da peşpeşe sökün eden ve kahvelerini çaylarını hep benim hazırlamam gereken bir konuk kalabalığı. Annem bayram temizliği hastasıydı, ev dip-köşe temizlenir, üstelik bu temizliğin tantanası, söylemi bir ay öncesinden başlardı: “Bayram geliyor, temizlik yapılacak. Bayram geliyor, perde yıkanacak. Bayram geliyor, camlar silinecek.” Höff, lafıyla yorulurduk yahu. O yüzdendir ki kendi evim olduğunda bayram hazırlığı da temizliği de hep olağan bir şeymiş gibi yapıldı, ev ahalisine çaktırılmadı. Zaten ailenin küçüğü olarak pek gelenimiz gidenimiz de olmadı, zorunlu ziyaretlerimizi yapıp evde yayılarak geçirdik bayram tatilini. Şimdilerde, yavaş yavaş ailenin büyüğü konumuna geçerken çoluk-çocuk birlikte bir yemek yemenin tadını çıkarmaya çalışıyoruz, onun dışında fazla değişen bir şey yok.
Durup şöyle bir düşündüm, bunca bayram geçirdim aklımda kalanlar nedir diyerek. Kimi komik, kimi saçma, kimi sıkıcı, kimi üzücü yüzlerce anı üşüştü, hepsini gülerek andım. Boşa dememişler “hayat yakın plan dram, uzak plan komedidir” diye. 6 yaşındayken mesela, aile büyüklerinin bile ellerini öpmeyen, biri elini uzattığında annemin arkasına saklanan ben mahalle çocuklarına uymuş, 24 daireli apartmanın tüm dairelerini gezip “bayramınız kutlu olsun” diyerek el öpmüştüm. Kader utansın ki Fikriye teyze dışında herkes şeker tutmuştu, sadece hiç ummadığımız Fikriye teyze 25 er kuruşla ödüllendirmişti bizi, o oldu zaten bir daha da böyle bir şeye ne cüret ne niyet ettim 🙂
İlkokuldaydım, tam bayram sabahı yüksek ateşle uyanmış ve bayram boyu Penisilin iğneleri yemiştim. Yengemin anneannesi Güliz teyzenin “sana bir mendilcikle çikolatacık getirdim yavrucuğum” diyerek verdiği çikolatayı da ateşim çıkar diye yedirmemişlerdi, hala aklım ondadır 🙂 Aynı yengemin nişanlandıktan sonraki ilk bayramında hediye olarak uzattığı bebekse rüyalarımın bebeğiydi; yumuşacık, mis kokulu, üstelik kel olmasına rağmen saç fırçası ve biberonu bile vardı.
Anneanneme giderdik bayramın ilk günü, yaprak sarardı mutlaka; serçe parmak kalınlığında, hepsi bir boyda ve çok lezzetli. Yalnız götürdüğümüz şeker paketini dolaba kaldırır, bir önceki bayramdan kalma bayatlamışları ikram ederdi. İyice yaşlandığı zamanlardan birinde elimi uzattığım fındıklı akide şekerinden şirin, tombul bir kurt göz kırpmıştı bana 🙂
Bayramı evde değil de İzmir’deki halamlarda geçirmeye karar verdiğimiz bir yıl bindiğimiz tren rötar üstüne rötar yapmış, durduğu her istasyonda en az birer saat bekleyip yolcu üstüne yolcu almış, trene değil de mesai saatinde belediye otobüsüne binmiş gibi iğne atsan yere düşmez bir kalabalıkla seyahat etmiştik. Uzun süre ayakta yolculuk ettiğinden acıyıp biraz dinlenmesi için kardeşimi kucağımıza alarak onun yerine oturttuğumuz gençse yolculuğun sonuna kadar kalkmamış, biz koskoca bir kız çocuğunu saatlerce terleyerek kucakta taşımış ve 8 saatlik Ankara-İzmir arasını 36 saatte katederek rekor kırmıştık.
Nişanlarla, düğünlerle süslenen bayramlar olduğu gibi bir kaybın acısını yaşayıp duvarların üstümüze üstümüze geldiği bayramlar da oldu elbet. Ömrü olan her şeyi görüyor, dilerim hepinizin her bayramı gerçek bir bayram coşkusuyla geçsin, bayramınız şimdiden kutlu olsun…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir