BİR FOTOĞRAF, BİR ÇOK ANI

BİR FOTOĞRAF, BİR ÇOK ANI

Aslında elime kitabımı almış, efendi efendi kanepeye uzanıp okumak niyetindeydim. Ta ki kanepenin hemen bitişiğindeki kitaplıkta, bir dizi kitabın üstünde şu fotoğrafı bulana kadar. Orada durduğuna göre ben koymuşum ama ne zaman koymuşum ve neden dikkatli bakmamışım anlayamadım. 1961 yılından kalma olduğunu düşünüyorum, anneannemin evinin bulunduğu blokun arka cepheden görünüşü, muhtemelen büyük dayım çekmiş. Fotoğrafın arkasında da, “Dikkat, yanar sigara ve kibritleri yere atmayın, yanarız” yazıyor, yazıyı tanıyamadım, alakayı da kuramadım:)

 En üst kattaki çamaşır asılı balkon anneannemin Atatürk Orman Çiftliği manzaralı balkonu. Fotoğrafa dikkatli bakınca bugüne kadar farketmediğim bir şey daha farkettim, balkonda annem de var, 20’li yaşlarının sonundaki annem. Büzgülü etekli desenli elbiseler giyip, incecik belini kalın kemerlerle sıktıran, saçları ondüleli annem. Eyüp Sabri Tuncer’den alınma “Revdor” kolonyası sürünüp, anneannemi koluna takıp sivri topuklu iskarpinleriyle tıkır tıkır Niğdelilerin kabul günlerine giden gencecik annem. Daha iyi görebilmek için büyütünce kendimi  de gördüm, balkonun beton korkuluğu henüz göz hizamdaki kendimi. Bir tuhaf oldum, zamanda yolculuk yapar gibi. Çamaşır yıkanmış, annem yıkamıştır doğal olarak, 2 yıl süreyle anneannemle birlikte oturduk bu evde. Sol taraftakilerin arasında anneannemin meşhur dikoltası asılı. Yavruağzı ya da pembe pazenden dikilme dikolta anneannemin olmazsa olmazı idi. İlerleyen yaşlarında bile banyo sonrası yakasız, kolsuz bir elbiseye benzeyen dikoltasını giyer, artık iyice seyrelmiş uzun, beyaz saçlarını tarayıp örer, sımsıkı bir topuz yaparak ensesine firketeyle tuttururdu. “Çok seyrelmiş anneanne keselim şu saçları rahat edersin” dediğimde, “Olur mu hiiiç, ahirette onlara tutunup kalkacağım mezardan” diye cevaplardı ciddi ciddi, biz gülerdik, o gülmemize kızar, entarisini giyip tülbendini topuzlu saçlarının üstüne dolar, gözlüklerinin altından ters ters bakarak tesbihini çekmeye koyulurdu. 

Çok anım var o balkonda, yakında balkonla beraber bahçenin topraklarına karışacak, ev yıkılmak üzere çünkü, tamamen boşaldı, temeline girecek dozeri bekliyor. Bir sonbahar gününü hatırlıyorum, okullar yeni açılmış. Yeni mezun havacı teğmen büyük dayım balkonda orta bire başlayan haşarılığının doruğundaki küçük dayıma İngilizce çalıştırıyor. Ben elimde elmam kapının ağzından onları izliyorum. İlkokula bile gitmiyorum daha. Büyük dayım Gatenby’nin meşhur “A Direct Method English Course” isimli ders kitabından ilk ünite cümlelerini ezberletmeye çalışıyor küçük olana: “A book, this is a book, what is this, it’s a book”. Küçük olanın İngilizce dışında her şeye ilgisi var, gökyüzüne bakıyor, bana dönüp dil çıkarıyor, tırnaklarını kemiriyor, şarkı söylüyor. Büyük dayı bıkkın ve sinirli, sürekli tekrarlıyor: “A book, this a book….”. Küçükten tıs çıkmıyor, gıcık gıcık sırıtıyor. Derken ben elmamdan bir ısırık alıp başlıyorum: “A book, this is a book, what is this, it’s a book”. Kıyamet kopuyor, küçük olan ayağa fırlayıp beni kovalamaya başlıyor, büyük elinde kitap bakakalıyor, devreye anneannem giriyor. Her zamanki gibi “Öğsüzüm, dınnak(tırnak) kadar etim” dediği küçük dayımdan yana, ben azarı işitiyorum, büyük dayım ders çalıştırmaktan yırtıyor, küçükse çoktan bisikletine atlamış kaybolmuş bile 🙂
Çiçeklere çok düşkündü anneannem, yazları o balkon silme çiçek saksısıyla dolardı. Birlikte yaptığımız bir Antalya tatilinde ilk kez rastladığı ağaç minelerini çok sevmiş, bir dal koparıp ta Ankara’ya taşımış, saksıya dikip köklendirmişti. Sonradan büyük bir tenekeye aktarılan çiçek yerini öyle sevdi ki neredeyse ağaca dönüştü, o balkondan yaz kış kıpırdatılamaz hale geldi. Anneannem öldüğünde ise mahzun mahzun kalakaldı, balkonun demirbaşı olarak kiracıya devredildi. 
Fotoğrafın çekildiği gün çamaşır günüymüş galiba, alt kattakilerin balkonunda da çamaşır asılı. Hem onların çamaşır ipi makaralı, Mamaklı teyzenin balkonuna bağlı, ikisinin ortak kullanımında. Zaten bir süre sonra da dünür olacaklar. Karadenizli bir aileydi orada oturanlar, aile bireylerinden bahsedilirken “Lazların” eki konurdu isimlerinin başına. Dünya iyisi bir babaları vardı, adını anımsayamıyorum ama evlerindeki Thonet sandalyeleri iyi anımsıyorum. Şakacıktan kızardı bana üst katta atlayıp zıpladığım zamanlar, hafiften çekinirdim şaka yaptığını bilsem de.
Birinci katta kim oturuyordu tam çıkaramıyorum ama bir üstü Olga ablaların eviydi. İnce, uzun dal gibi bir kızdı Olga abla, annesi Takuhi hanımla otururdu. Biz çocuklar “Takunya teyze” derdik kadıncağıza, onu gerçekten isim sanıp yadırgayarak, bilmeden yapsam da bu hitabı şimdi düşündükçe utanıyorum. Neşeli bir kızdı Olga abla, apartmanın önündeki beton zeminde beceriksizce ip atlamaya çalıştığım bir gün ipi elimden almış ve bana şıp diye ip atlamayı öğretmişti. Çok sürmedi taşındılar, uzun yıllar görmedim. Birkaç yıl önce apartmanla ilgili bir toplantıda karşılaştık. O dal gibi kız gitmiş yerini iri-yarı yaşlı bir kadın almıştı, söylemeseler tanımam mümkün değildi. “Bana ip atlamayı sen öğretmiştin hatırlıyor musun?” diye sordum, hatırlamadı tabii ki.
Apartmandaki dairelerin pekçoğunun ilk sahipleri hayatta değil artık, ara sıra uğradığımda birkaç tanıdık yüz dışında herkes yabancıydı. Şimdiyse tamamen boş, yakında da yerle bir olacak. Anılarımı ve bu fotoğrafı hep saklayacağım ama onlar benim, kimse elimden alamaz…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir