DUT ÖYKÜLERİ

DUT ÖYKÜLERİ

Bizim semtin pazarıydı bugün, şöyle bir dolanayım diye çıktım ve erik, çilek, yeni dünya gibi ilkbahar habercisi ne kadar meyve varsa toplayıp döndüm. Tezgahın birinde gözüme çarpan iri kara dutlardan küçük bir kutu almayı da ihmal etmedim. Diğerlerini yerleştirirken aklımda sadece bir an evvel mideye indirmek vardı ama dut paketini elime alınca şöyle bir duraladım. Normalde çok tercih ettiğim, “aman olsa da yesek” dediğim bir meyve değildir ama böyle iri, kara ve ekşi olunca severim. Beni meyvesinden çok ağacı ilgilendirir. Sanki aileyi altında toplayan bir ağaçmış gibi düşünürüm. Belki buna sebep bir şehir ve apartman çocuğu olmama rağmen büyüme sürecimde aile yakınlarının sahip olduğu bahçelerde geçirdiğim zamanlardır. Anılarımda hep kocaman dut ağaçları var.
Babaannemin ve dedemin yaşadıkları şehrin biraz dışında devasa bir bahçeleri vardı, yazın oraya göçerlerdi. Binbir çeşit meyve ağacına ilaveten kocaman bir üzüm bağı ve hatırı sayılır bir bostan da bahçenin iğde çalılarıyla çevrilmiş sınırları içindeydi. Her yaz babamın yıllık izni dedemin ve annemin teyzesinin bahçeleri ile bir sahil kenti (çoğunlukla Amasra) arasında pay edilirdi. Dedemin bahçesinin girişinde kerpiçten yapılmış 2 katlı bir de ev vardı. Alt kat mutfak, kiler ve elma deposu olarak kullanılır, üst kattaki kocaman tek oda ise oturulan ve yatılan mekan işlevini görürdü. Zaten ancak yatmadan yatmaya kapalı bir mekana girilirdi. Gündüzleri zamanımız bahçede ve evin önündeki açık alana dallarını şemsiye gibi açmış kocaman dutun altında geçerdi. Gölgesine yerleştirilmiş masada kahvaltı ederken, yemek yerken sık sık sofraya ya da tabakların içine iyice olgunlaşmış bir dut pat diye düşerdi, bazen yönünü şaşırır kafamıza ya da kucağımıza da isabet edebilirdi. Babaannem ağacın altına bir çarşaf serer ve çırpardı dalları, toplayıp toplayıp yerdik. Bizim ailenin dut meftunu annemdi, hele de dalından koparıp yiyorsa değmeyin keyfineydi. 
Dedemin ve babaannemin vefatından sonra bahçeyle ilgilenecek kimse kalmayınca tüm ağaçlar söktürülüp tarlaya dönüştürüldüğünde geriye bir tek dut ağacı kalmıştı. Şimdi ne zaman yolum düşse uzaktan görünen o yaşlı dut içimde bir şeylerin telini hüzünle titretir. 
Tatillerin ikinci durağı büyük teyzenin bahçesinde ise dut var mıydı hatırlamıyorum, zira ilgimi çeken çok daha başka ağaçlar, çok daha başka eğlenceler vardı. Yetişme çağımın en güzel zamanları, anılarımın en renkli sayfaları o bahçeye aittir. Dedeminkinin aksine şehrin tam ortasında adeta yemyeşil bir vaha gibi uzanır giderdi. Orada geçen günlerden birinde mutlaka annemin dayısının şehrin dışında Kayardı denilen bağlık yörede bulunan metruk bağına gidilirdi. Düzenli bir ulaşım aracı yoktu o yıllarda, ya yürünecek ya da kiralanan bir at arabasına doluşup gidilecekti ki genelde çok eğlenceli olan ikinci seçeneği tercih ederdik. Kayardı Bağları sokak aralarından akan sular, bağevlerinin bahçelerinden sarkan yemyeşil ağaç dalları, kuş sesleri, tertemiz hava, mis gibi kokularla bir Cennet parçasıydı adeta. O bakımsız bağa dalar heybetli ceviz ağaçlarının altına yerleşirdik. Hafızam beni yanıltmıyorsa çok eski yıllarda, henüz anneannemin annesi bile sağken o bağda bir dut ağacı olduğunu, altına serilen kilimlerde oturulduğunu, çırpılan dutların güle/oynaya toplandığını anımsıyor gibiyim ya da belki anlatılanlardan hayal ettiğim bir şey bu. 
İlkokula bile başlamadığım yıllarda anneannem beni çocuk bahçesine götürmek bahanesiyle öğle uykusuna yatırır, uyanınca da sözünü tutar alıp şimdi apartmanlarla dolmuş Saimekadın semtindeki, meyilli bir arazide yer alan parka götürürdü. Orada ters dut dediğimiz dalları çadır gibi yere eğilmiş birkaç dut ağacı vardı. Simsiyah ve epekşi dutlar yetişirdi, bayılırdım onlara. Şemsiye benzeri dallarının altına girer ağzım burnum, üstüm başım mosmor kesilene kadar o ekşi, minik dutları yerdim. Orası yuvamdı adeta. 
Bu kadar çok dut ağaçlı anımın olduğunun farkında bile değildim, pazardan alınan bir kase dut nelere kâdirmiş meğer. Çok uzadı bu yazı, ilkokul öğretmenim “İmza: Ben” ile gündeme gelmişken ondan öğrendiğim bir atasözü ile bitireyim: “Sabır ile koruk helva, dut yaprağı atlas olur”muş.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir