GEZELİM, GÖRELİM, KEŞFEDELİM (ANKARA3)

GEZELİM, GÖRELİM, KEŞFEDELİM (ANKARA3)

Bugün biraz da can sıkıntısından Gençlik Parkı’na doğru uzandık. Ankara’da çocukluğunu ve ilk gençliğini geçiren 40 yaş civarı herkesin Gençlik Parkı ile bir anısı vardır. Yaş sınırı yükseldikçe anıların yoğunluğu da artar. Hayatımıza katılan en büyük renkti çocukken Gençlik Parkı’na yapılan gezmeler. Nevaleler hazırlanır (kimi zaman pide, kimi zaman börek-çörek), akşam serinleyecek hava için yedek hırka alınır, konu komşu birleşilip düşülürdü yola. Kimi zaman parkın içinde bulunan üç gazinodan (Lunapark Gazinosu, Yazar Aile Bahçesi ve Japon Bahçesi) birinin aile matinesi tercih edilir, erken gidilip sahne kenarında yer tutulur, cüzi miktardaki giriş ücretine ilaveten bir semaver ısmarlanır, yenilip içilirken de en meşhur ses sanatçıları-kimi zaman artistler-canlı canlı izlenirdi. Daha sık yapılansa yine nevaleleri yüklenip göl kenarındaki veya Luna Park içindeki çay bahçelerinden birine (tahta sandalyeli, rengarenk masa örtülü Recep Özgen çay bahçeleri) gidip yine semaver eşliğinde felekten bir gün ya da gece çalmaktı. Genellikle yolun sonu Luna Park’a çıkar ve çocuklar da mutlu edilirdi. Arada “Şişman”dan dondurma alınır, kimi zaman kavanoz içindeki bir ceninin sergilendiği, ödümü koparan Sağlık Müzesi ziyaret edilir, gölün ortasına uzanmış gemi şeklindeki Ada Restaurant’ta yemek yiyebilen şanslı azınlığa imrenilir, çok ender olarak da gölde kayık sefası yapılırdı. Gece klübü havasında bir-iki gazino daha vardı, buralara orta halli ailelerin pek yolu düşmezdi. Hiç unutmuyorum, çok küçüktüm, bu klüplerden birinde o zamanlar çok ünlü olan Dario Moreno sahne alıyordu. Biz de ailecek bir Gençlik Parkı turu yapmış dönüyorduk, bu klübün önünden geçerken anneannem aniden yön değiştirip giriş kapısına doğru yöneldi. Kapıda duran görevliye tüm sempatisini kullanarak; “Yavruuum” dedi, “şu Dari Mari’yi pek merak ettim, no’lur izin ver de bi göreyim”. Anneannem şeytan tüyüyle doğan şanslı azınlıktandı, ona “hayır” diyecek pek az insan vardı, nitekim görevli de “hayır” diyemedi ve “gel teyze” diyerek kulise götürdü. Az sonra dönen anneannemin yüzünde belirgin bir hayal kırıklığı vardı. “Ne oldu, gördün mü?” diye sorduğumuzda umursamazca şu cevabı verdi: “Amaan bildiğin adammış”. Ne sandıysa artık 🙂
Tabii bunların hiçbirini bulamayacağımızı bilerek gittik birkaç yıl önce elden geçirilip düzenlenen parka, yine de eski halini görmesek de anılarımıza bir dönüş yaşadık.

Göle doğru uzaman bu fıskiyeli su yolu eskiden kaskatlar halinde iner ve geceleri rengarenk ışıklarla aydınlatılırdı. Parkın alamet-i farikası gibiydi. Şimdi çok sıradan olmuş.

Kaskatların sona erdiği alanda sağlı sollu bu iki tunç heykel yer alırdı. Ankara dışından gelip de Gençlik Parkı’nı ziyaret eden hemen herkesin bu heykellerin yanında fotoğrafı vardır. Zaten elinde koca makinesiyle bir fotoğrafçı “Fotoo, fotoo” diye dolaşır dururdu. 
Heykellerin bulunduğu yere bir çerçeve içinde bu damlalıklı fıskiyemsi şey yerleştirilmiş, güzelim heykellerse parkın en görünmeyen yerine, İdare Binası’nın kapısının iki yanına terkedilmiş.
Çardaklı oval yol, parkın en sevdiğim yeri idi, neyse ki formunu bozmadan yenilemişler. Çardağın üstünü mor salkımlar sarmış, bu mevsimde hala çiçekli, mis gibi kokuyorlar. Göl için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim, hayli kirli ve üzerinde kayık yerine çirkin görünümlü kahverengi yosunlar yüzüyor, gölün tabanı da mavi bir muşambayla kaplı. Oval yolun arka tarafında, eskiden mini golf sahalarının, dondurmacıların, Sağlık Müzesi’nin falan olduğu bölümler çimlendirilmiş. Eli boş gönlü hoş ne kadar erkek varsa çimenlerin üstünde yatıyordu. Hemen hepsi ayakkabısını, büyük bir kısmı da çoraplarını çıkarmış, ayaklarının özgürlüğünü ilan etmişti. Arada tek tük çiftler öpüşüyor, çorapsız adamlar da film izler gibi onları izliyordu. Tuhaftır ki daha önce geldiğimde adım başı karşıma çıkan mebzul miktardaki güvenlik görevlilerinden bir tanesine bile rastlamadım.
Oval yoldan hep annemleri arkada bırakıp koşarak giderdim çocukken, çünkü bu yolun sonunda eğimli köprü ve köprüden iner inmez de Luna Park vardı. Favorim Bugi Bugi ve Atlı Karınca idi, bazen babamla çarpışan arabalara ve dönme dolaba da bindiğim olurdu. Hediyeli ip çekmeye de bayılırdım ama şansıma gömlek yakası balinasından başka bir şey çıkmazdı. Ha bir de Fanto Manto vardı, bir nevi korku tüneli, merak edip biner sonra da tünelden çıkana kadar gözlerimi kapatırdım. Tam çıkışta kapıda bekleyen cadı kılığına girmiş iki görevli kafamıza süpürge vururdu. Motorsikletli 2-3 kişinin silindir şeklindeki duvarda sürat yaptığı “Rotor” gösterisini izlerken de nefesimi tutardım. Merkezkaç kuvveti denilen şeyi ilk orada babamdan öğrenmiştim. 
Nikah Salonu ve ünlü köprüsü. İyi havada evlenen her gelin ve damadın bu köprü üstünde mutlaka fotoğrafı vardır. Önceleri Göl Gazinosu olarak hizmet veren mekan 70’li yılların başında nikah salonuna dönüştürülmüştü. Ben de orada evlenenlerdenim ama çok yağmurlu bir gün olduğu için köprü üstü fotoğrafım yok ne yazık ki. Şu anda herhangi bir işleve sahip değil bina, tadilat çalışmaları var, köprü de geçişe kapalı. Umarım tekrar nikah salonu olacaktır ya da kültür merkezi olarak hizmete sunulacaktır. 
Buradan geçerek dönüş için metro istasyonuna ulaştık. Eskiyle alakası kalmasa da yine de beton binaların arasında nefes alınacak bir yeşilliktir diye teselli buluyor insan. Burası artık gençliğimin parkı değil sadece “Gençlik Parkı”…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir