“HEM HİÇ BİR MEVSİM ISITMAZ ELLERİMİ ANNE GİBİ”*

“HEM HİÇ BİR MEVSİM ISITMAZ ELLERİMİ ANNE GİBİ”*

Annem gittiğinden beri onu ne zaman özlesem bu fotoğrafı çıkarıp bakarım. Birlikte çekilmiş onca fotoğrafın arasında bu yıllanmışı seçmem tuhaf belki ama yüzümüzdeki mutlu ifade, annemin kucağına yaslanışım, onun beni sıkı sıkı kavrayışı içimi ısıtır, yıllar öncesine döndürür. Çocukluk fotoğraflarım yetişkinliktekilerin aksine genelde asık suratlıdır, ben küçükken büyükmüşüm, büyüyünce çocuk olmuşum sanki 🙂 Bu fotoğraf o yüzden de ayrıcalıklıdır, zoraki bir gülümseme değil dudaklarımdaki, kendi gülümsememi tanırım, yıllar ötesinden bile olsa. Bir doğum günü ritüeli olarak her yıl stüdyo fotoğrafım çektirilirdi neredeyse ilkokul bitene kadar. Bu da onlardan biri olsa gerek, ilkokul birde olabilirim ya da başlayacağım belki. Beni tek başıma muhtelif pozlar verdirerek (hem de değişik kıyafetlerle, assolistim sanki) çeken fotoğrafçı “bir tane de anneyle alalım” demişti de son poz olarak bu çekilmişti. İşin tuhafı diğer fotoğrafların tamamı elimde olmasına rağmen bir bu yoktu. Arkası yazılıp aile büyüklerine gönderilmişti demek; “Ellerinizden öpmeye geldik”.  Çekildiğini bilip sahip olmadığım bu fotoğrafı annemin vefatından bir yıl sonra bir akrabanın albümünde bulup onun rızasıyla almıştım. İyi ki de almışım, bakmak bile beni mutlu ediyor.
“Foto Lale”ye gitmiştik, Yenimahalle’nin “Foto Hülya”dan sonra ikinci ünlü fotoğraf stüdyosu. Annem çok genç daha, 20’li yaşlarının sonunda olsa gerek ve altın dişleri var, hayal meyal hatırlıyorum. o aralar modaydı, sonra söktürdü tabii ki, komikti 🙂 İncecikti; belden büzgülü, belini kalın bir kemerin sıktığı poplin elbiseler, sivri burunlu, ince topuklu ayakkabılar giyerdi. Kendi dikerdi giysilerini, bir yere giderken toz pembe orlon hırkasını omzuna alırdı, öyle yapılırdı o zamanlar. Gür kara kaşları vardı, çok sonra komşulardan biri biraz inceltecekti onları. Fotoğraftaki kıyafeti çok net hatırlıyorum, nil yeşili üstüne beyaz çizgili tamamı plise bir elbiseydi. Belinde yine kendi kumaşından kemer. Anneannem ve küçük dayımla birlikte oturuyorduk o yıllar, dedem aniden ölünce bir süre yalnız bırakmak istememiştik onları. O elbiseyi de gencecik bir pilot teğmen olan büyük dayım görevli gittiği yurtdışı seyahatinden getirmişti, boynundaki iki sıra kolyeyi de. Yine nil yeşili ne olduğunu bilmediğim taşların arasına kristal boncuklar atılmıştı. İşin komiği aynı kolyenin tek sırasını da bana getirmişti, 6 yaşındaki bana. Oysa ben Türkiye’de bulunmadığı için saçlı bir bebek istemiştim, paketi açtığımda yaşadığım hayal kırıklığını 2 yıl sonra getireceği esmer güzeli bir bebekle telafi edecekti dayım 🙂
Bu fotoğrafın çekilişinden çok kısa bir süre sonra anneannemin yanından ayrılıp  bir apartmanın zemin kat, arka dairesine taşınacaktık. Küçücük ama çok sevimli bir evdi, giriş kapısının doğrudan açıldığı, o zamanlar bana orman gibi gelen bahçesi de ayrı bir güzellikti. 3-4 yıl tayin nedeniyle taşra şehirlerinde gezen, sonra da anneannemlerin yanında oturan ailemin pek fazla eşyası yoktu. Goblen örtülü iki somya, bir masa, dört açılır kapanır tahta koltuk, annemle babamın pirinç karyolası ve benim demirleri maviye boyanmış küçük yatağım ama keyfimiz yerindeydi, evimiz sadece bizimdi. Bir gün annem semt pazarına gitti. Yenimahalle’de büyüyenler tornet nedir bilirler; büyükçe bir portakal kasası (ya da bu iş için özel çakılmış bir sandık) ve altına takılmış bilyeli 4 rulmana bir de tahta sap eklenir, pazardan para karşılığı öteberi taşıyıp harçlık çıkarmak için kullanılırdı genellikle ergenler tarafından. Annem pazar dönüşü büyükçe bir tornet kiralamış, içine de kol dayama yerleri siyah tahtadan, kırmızı kumaş kaplı 4 tane koltuk yerleştirmişti. Pazardan almıştı, ikinci el dört tane koltuk, uzun zamandır biriktirdiği paralarla. Hâlâ ağlamakla gülümsemek arası karışık duygular yaşarım annemin o koltukları tornetten indirişini, evin misafirler için ayrılmış büyükçe odasına yerleştirişini, silip temizleyişini ve gözlerinden saçılan mutluluk pırıltılarını hatırladıkça. “Etekleri zil çalmak” deyimi o gün annemde somutlaşmıştı adeta.  Öyle mutluydu ki, artık koltukları vardı.
Biz o koltuklara sayıyla oturduk muhtemelen, onlar birkaç yıl gelmesi olası misafirler için hazır beklediler. Sonra annemin çeşit çeşit koltuk takımları oldu, hiçbiri onu o elden düşme kırmızı koltuklar kadar mutlu etmedi. Ne zaman bu fotoğrafa baksam otomatikman bu anı fotoğrafın üstüne gelip yerleşir, burnumun direği sızlar, yutkunmakta zorlanırım, bir yandan da gülümserim.
Anneler Günün kutlu olsun annem, kırmızı koltuklarını anımsayıp sen de gülümsedin mi? Koynunda yattığın anneanneme söyle kızmasın, onu da kutluyorum, hatta kadranı maviye boyalı, lastikli kordonlu saatinin sıktığı tombul bileğini yakalar, her daim soğan kokan elini de öperim…

*Bakarsın Üzgün Dönerim/Birhan Keskin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir