İYİ Kİ…

İYİ Kİ…

Sevgili Fındık,

Yıllar evvel bir 23 Nisan sabahı okulun tatil olmasından da istifade geç saatlere kadar yatmayı düşünürken evden gelen takırtılarla erkenden uyanmıştım. Ortaokul son sınıftaydım, biliyorsundur herhalde. Annemle babamı kapıdan çıkarken yakalamış, babam kapıyı çekerken “anneni hastaneye götürüyorum, benden haber bekle” diyebilmişti sadece. Oturup kalmıştım öylece. Endişe, merak, huzursuzluk, korku, sevinç, kısacası bir dolu farklı duygu kafamın içinde elele tutuşmuş bir nevi 23 Nisan kutlaması yapar gibi zıplayıp duruyordu. Oflayıp poflamamın bir faydası yoktu, üstelik cep telefonlarının hayatımıza girmesine daha uzun yıllar vardı. Kafamın içinde dolaşan her türden cini kovabilmek için eve birilerini çağırmaya karar verip Semra ablaların zilini çalmıştım. Annemin doğuma gittiği haberi böylece komünal yaşamlı Babil Kulesi apartmanımıza yayılmış, benim endişe ve merakların bir kısmı komşulara transfer olmuştu. Semra abla hemen bize gelmişti, ardından diğer komşu kızları da. Öyle çok şarkı türkü söyleyip, öyle çok gürültü etmiştik ki kapı güm güm vurulduğunda annemden haber geldi sanıp hep birlikte koşturmuştuk açmak için. Haber falan yoktu, gelen beyaz tülbentinin çevrelediği sevimli suratıyla Müyesser teyzeydi. Lakin bu defa kızgın bakıyordu her zaman gülen gözleri. “Utanmıyor musunuz kız” diye azarlamıştı beni, “anan orda canıyla uğraşıyor, sen çalıp çığırıyorsun”. Bilseydi ki benimkisi heyecan ve endişeden güm güm atan kalbimin sesini daha yüksek tondan başka bir sesle bastırma çabasıydı. Bilmiyordu, tahmin bile edemiyordu ki akşam babama şikayet etmişti, “topladı herkesi eve, gürültüleri dünyayı tuttu, merak bile etmedi anasını” diye.
Böyle böyle akşam olmuş, kızlar eve dağılmış, benim heyecan tavan yapmış iken babam senin geldiğini müjdeleyerek dönmüştü eve. Şaşkındım, sevinçliydim, heyecanlıydım, karmakarışıktım. “Hazırlan” dedi sonra, “halanlara bırakacağım seni”. Özenle hazırlanmıştım, kolları dantelli beyaz buluzumu, kırmızı örgü yeleğimi ve lacivert pantolonumu giydiğimi çok iyi hatırlıyorum, en güzel, en yeni giysilerimdi ve ben artık abla idim, yakışırdı.
Seni görebilmek için 2 gün beklemek gerekti, sonra eve geldiniz, yadırgadım. Annem annem değildi sanki, sense bir minik bohça. Birkaç güne alışacaktım, hayatıma öyle bir girecektin ki, bir daha hiçbir kuvvetin söküp atması mümkün olamayacaktı. Derken bir küçük anne oldum sana, ayağımda uyuttum, çorbanı, mamanı hazırladım, şarkılar söyledim, masallar anlattım, gezmelere götürdüm. Kırmızı örgü bir palton vardı, bir de kırmızı yün eşarp paltoyla takım, hep o kıyafetledir gözümün önündeki bebeklik resmin. Birini merak ettiğinde öyle şirin bakardın ki başını yana yatırıp. Ağır ağır büyüdün sonra, ben yeni yetme bir genç kız, sen bir minnak çocuk. Elele sinemalara, parklara, tiyatrolara, arkadaş toplantılarına gittik. Evlenip başka bir şehre taşındığımda deli gibi özlerdim seni, rüyalarıma girerdin, kardeşim değil çocuğumdun sanki. Çılgın ergenlik günlerinde az mı kavgalar ettik, az mı küstük, az mı güldük ona buna. Sonra birden arkadaş olduk. En çok seninle gülmekten zevk aldım, en çok seninle sohbet etmekten, en çok sana yazmaktan. Küçük kardeşim, büyük çocuğum, dert ortağım, ağlama duvarım, kahkaha makinem, sakar Sakinem, yangında ilk kurtarılacağım, tehlike anında kırılacak camım, yaslanacak omzumsun. İyi ki doğmuşsun, sensiz öyle eksik olurdum ki…
Haydi birlikte dinleyelim hep bana atfettiğin o şarkıyı: “Gel ey denizin nazlı kızı, nûş-i şarâb et”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir