KİM VAR?

KİM VAR?

Kadın arkadaşıyla buluşmak üzere evden çıktı. Biraz geç kalmıştı, adımlarını sıklaştırdı. Kestirme olsun diye o gün kurulmuş olan semt pazarının içine yöneldi. Tezgahlar renkli görünümleriyle “bahar geldi” mesajını verirken insanı ter içinde bırakan nemli sıcak “ne baharı yahu, neredeyse yaz geldi yaz” diye pazar tezgahlarını tekzip eder gibiydi. “Aman ha” diye düşündü kadın “yaz mı, daha Nisan’ın başındayız, yaz şimdiden gelirse bu memlekette halimiz nice olur”. Tam pazardan çıkacakken karşıdan gelen irikıyım kadın koşarak üstüne doğru hamle etti, bir an irkilip kendini geri çekerken esasında bu hamlenin hemen arkasındaki ufak-tefek yaşlı teyzeye doğru yapıldığını farketti. Teyze hamle yapan tarafından sıkı sıkı kucaklanıp hali hatırı sorulurken kadın pazardan çıkıp yürüyen merdivenli üst geçite yönelmişti bile. Geçitin üstündeki iki taraflı saksılara ekilmiş sarı papatyalar çıldırmış gibi açmıştı, gülümsedi kadın. İnmek için sağ tarafa yönelince inişlerin sola alındığını gördü, “İngiltere’ye özendik galiba” diye düşünürken yan taraftaki dükkanın tabelası çarptı gözüne: “Küçük Mutluluklar Dükkanı”. “Güzeel” dedi, “şimdiye kadar nasıl farketmemişim bu ismi?”. Sonra oradan gökkuşağı renklerinde bir şemsiye aldığını hatırladı, “eh, bu da bir küçük mutluluk sebebiydi işte” diyerek gülümsedi. 
Sıcak artmış, ter sırtından damlamaya başlamıştı. Üstelik ilk kez giydiği ayakkabıları ayağını acıtıyordu, dikkatini çevreye yöneltip su toplama sinyalleri veren parmaklarını hissetmemeye çalıştı. Yol boyu gördüğü “yalancı orkide” ağaçları açmış ve neredeyse solmak üzereydi. “Ne ara kaçırdım ben bunları yahu” diye hayıflandı. Karşısına çıkan bütün billboardlarda Korhan Abay’a benzeyen yeni başkanın kocaman gülümsemeli posteri asılıydı, gökyüzüne baktı. Bulutlar kararsızdı, akşam sürpriz yapabilirim der gibi duruyorlardı. “öyleyse bu sıcak neyin nesi, Nisansan Nisanlığını bil” diye söyledi, kavşaktan sola saptı. Alışkın olduğu bir yoldu burası, yıllarca tepmişti okula gelip giderken. Burnuna kesif bir gübre ve at pisliği kokusu geldi, etrafa bakındı. “Ne alaka?” diye şaşırdı, şehrin içinde yıllardır gördüğü yegane at turistik faytonlara koşulmuş yorgun hayvanlardı. Belediyenin çiçek tarhlarına gübre atmış olabileceğini düşünürken gözüne bir bahçeden dalları sarkan erguvanlar çarptı. “Onlar da yapraklanmaya başladığına göre solmaları yakındır, kaşla göz arasında geçiyor burada mevsim” diyerek o civardaki mor salkımları aradı. Ne yazık ki onlar da pörsümüş, canlılığını yitirmişti, tıpkı Kıbrıs akasyaları gibi. “Fırça ağaçlarında sıra, gülibrişimler ne zaman açardı ki?” diye sordu kendine, hatırlayamadı. Ne çok ağaç tanımıştı bu şehirde eskiden adını sanını bilmediği, hiç görmediği. Botanik bilgisini hafızasında evirip çevirirken arkadaşıyla buluşacağı tramvay durağına gelmişti bile. Duraktaki sıraya oturdu, beklemeye başladı. Refüjün ortasına dikilmiş kırmızı laleler de boyunlarını bükmüştü, daha üç gün önce canlı kırmızılarıyla göz alıcıydılar halbuki. O sırada tramvay geldi, inecek arkadaşını karşılamak üzere yürürken O’nun çoktan gelip muzipce gülerek kendisini beklediğini gördü. Kolkola girdiler ve denize tepeden bakan şahane manzaralı cafeye doğru yürüdüler…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir