KISA BİR GEZİNİN ANATOMİSİ 6

KISA BİR GEZİNİN ANATOMİSİ 6

Ve İstanbul’daki sonuncu güne sonunda biraz uyuyup dinlenmiş olarak gözlerimizi açtık. Gürültücü ahali gece ya yoktu ya da biz yorgunluktan bayılmıştık, Nasreddin Hoca’nın eşeği gibi tam araziye uyum sağlamaya başlamışken dönüş vaktimiz gelmişti. Valizleri toparladık ve ilk kez bahçedeki kahvaltı salonuna gidip aşağıdaki manzaraya karşı kahvaltımızı ettik, ilk kez aynı zamanda son kez oluyordu tabii ki.

Oda anahtarını resepsiyona teslim ettiğimiz sırada arkadaşlarımız geldi, valizleri bagaja yerleştirip Sultanahmet’e doğru  hareket ettik. Arabayı bir otoparka emanet ettikten sonra arkadaşları kızkardeşle paylaştık. O daha önce ziyaret etmediği Ayasofya’ya doğru, ben Yerebatan Sarnıcı’na doğru çıkışta buluşmak üzere arkadaşlar eşliğinde ayrıldık. Yerebatan Sarnıcı’nı çok küçükken şöyle bir görmüştüm, hayal meyal hatırlıyorum, tabii ki o zaman çok daha bakımsız ve ilkel bir haldeydi. Bu sefer daha düzenli bir hale getirilmiş. İlk anda sokağın yakıcı sıcağından sonra bedenimizi saran serinlik hoş geldiyse de bir süre sonra rutubet giysilerimizi üstümüze yapıştırdı. 
Büyülü bir atmosferi var Yerebatan Sarnıcı’nın, masalsı ışıklandırması ve hoparlorlerden dökülen Göksel Baktagir nağmeleri insana kendisini mistik bir alemdeymiş gibi hissettiriyor. Zemindeki suyun içinde sazan olduğunu düşündüğüm-yanılıyor olabilirim tabii ki-bol miktarda besili balık oynaşıp duruyordu, attığımız bir avuç leblebi için sıkı bir mücadele içine girdiler. 

Medusalar baş üstü ve yanak üstü yatmaktan yorgun, tepelerine binen sütunların ağırlığından bitkin, ziyaretçilerin fotoğraf makinelerinin flaşlarından bezgin sessiz sedasız durmaktaydılar. İçlerinden ah tepe üstü ya da yan yatmasaydım da şu insancıkları bakışımla taşa çevirseydim diye düşündüklerine eminim 🙂
1500 yaşından da büyük sarnıçtan çıktığımızda ekibin diğer elemanları henüz Ayasofya turlarını tamamlamadıkları için meydandaki cafelerden birine yerleşip kahve eşliğinde iki lafın belini kırdık. Yetmedi ikinci kahveyi de istedik, son yudumları alırken ekürimiz tamamlandı. Planlarımızda Kariye vardı ama ayaküstü yaptığımız bir plan değişikliğiyle Kariye’yi iptal edip Süleymaniye Camii’ne gitmeye karar verdik. Tramvaya atladık, Beyazıt’ta inip menzile doğru yürümeye başladık. Sahaflar Çarşısı’ndan geçerken matbaa için teşekkür bâbında İbrahim Müteferrika’nın yanağından bir makas almayı ihmal etmedim tabii ki.
Hava normalin üstünde sıcak, Beyazıt civarı da inşaat alanı gibiydi. Üniversitenin kemerli ana kapısının hemen önündeki alt geçit inşaatı nedeniyle epey dolaşmak zorunda kaldık. Ter içinde camiye ulaştık ve gezmeye başladık:
Süleymaniye’den sonra Mimar Sinan’ın türbesine, cellat taşına ve Mimar Sinan’ın Süleymaniye Külliyesi’ne imaret binası olarak inşa ettiği, şimdi lokanta olarak kullanılan Darüzziyafe’ye uğradık.
Dönüşte yol üstünde şu uyuyan şirine rastladık:
Üniversitenin bahçesinde küçük bir tur atıp Sultanahmet’e geri döndük. Otobüsümüzün hareket saati yaklaşıyordu, Tarihi Sultanahmet Köfteci’sinde karnımızı doyurup Ayasofya’ya son bir selam verdikten sonra servise bineceğimiz Bakırköy’e doğru hareket ettik.
Kısacık İstanbul seyahatimizi bizim için en güzel hale getiren arkadaşlarımızla vedalaşıp servise bindik, yaklaşık 2 saatlik bir sürede İstanbul’dan çıkmayı ancak başarabildik. Bir süre sonra yolculuk o kadar sıkıcı hale geldi ki önümüzdeki ekranlarda beliren görüntüdeki üstten ikinci seçeneği tıklamamak için kendimi zor tuttum 🙂
Bakırköy’den itibaren yaklaşık 7,5 saat süren bir otobüs macerasını AŞTİ’de noktaladık. Yorulan bedenimiz, şişen ayaklarımız ama şahane anılarımızla birlikte evin yolunu tuttuk.
Bir başka gezide görüşmek üzere efendim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir