NERDEN NEREYE

NERDEN NEREYE

Sıcak, hem de sıkı sıcak. Ütü yapmayı düşünüyordum erteledim. Yüksek ısı idrak yollarını mı açıyor, hafızanın çapaklarını mı temizliyor ne yapıyor anlamadım ya da bir atalet haliyle yayılırken zihin ordan oraya hopluyor, bir anda olmadık bir anı, geçmişten kalma bir ses, bir koku gelip buluveriyor seni. Az evvel buzlu kahve yapmaya mutfağa gittim. Şu sıralar sıcak içeceklere tahammülüm yok, soğuk versiyonlarını deniyorum. Tatlandırıcının minik poşetini elime aldım, içindeki tozun dipte toplanması için parmağımla tık tık vururken bilinç kaymasıyla yıllar öncesine gittim. Babamın sahip olduğu bir çok meslek arasında ilk ve esas olanı sağlık memurluğu idi. Gençlik yıllarında birkaç yıl bu görevle çalışsa da sonraki yıllarda yönetici kadrosuna geçmiş mesleğini de konu komşu ya da bizler üzerinde uygular olmuştu. Kime iğne yapılacak olsa kapımızı çalardı. O zamanlar şimdiki gibi kullan at enjektörler olmadığı için çelik-ya da bakır-bir kutu içerisine memba suyu konur, şırınga sterilize edilmek amacıyla kaynatılırdı. Bir yaştan sonra babam bu görevi bana vermişti, musluk suyu kullanmamamı sıkı sıkı tembihleyerek. Madeni kutuya enjektörü yerleştirir, içine basma şalvarlı tombul bir teyzeye benzeyen toprak küpten su ekler ve ocağın en minik gözünde kaynamaya bırakırdım. Bak şimdi kaynarken çıkan o koku da burnuma geldi, okulda aşı günlerinde koridorlara yayılan koku, pifff 🙂 Sterilizasyon tamamlanınca babam görevi devralır, cam ampuldeki sulandırıcıyı şırıngaya çekmeden önce tepesini kırmak için aynı benim yaptığım gibi parmağıyla tık tık vurur, pıt diye kırıverirdi ampulün tepesini. En erken 30 yıl öncesinde kalmış bu işlem nereden çıkıp da aklıma geldi bilinmez ama hoş geldi sefa geldi. Beni Yenimahalle’ye, ta Atatürk Orman Çiftliğine kadar görünen kır manzaralı küçük evimize, sıcak yaz öğlenleri zorla yatırıldığım ve bir türlü uyuyamadığım öğlen uykularına, serisini tamamlayıp defalarca elden geçirdiğim Ayşegül’lere, tatil kitaplarının ödev zorunluğu taşımayan okumalarına, merdiven sahanlığında çok zıplayan minik kauçuk toplarla oynadığımız “bir-ki-üç buçuk” oyunlarına, güzel sesli komşu kızı Hülya’nın adı gibi hülyalı gözlerle söylediği şarkılarına, apartmanın yan duvarına kocaman harflerle yazılmış, anlamını bir türlü kavrayamadığım “Alepom” yazısına, her yaz tatili başlangıcında elimize tutuşturulan ve bir türlü bitirilmeyen nakışlara ve dantellere, akşam yemeğinden sonra ortak balkonda  dinlenen “Ankara İl Radyosu” istekler programına, bir külah tuzlu çekirdekle girilip kavrulan ağızların perde arasında Ankara gazozu ile serinletildiği Güneş Açık Hava Sinemasına, her gün aynı saatte şarkı söyleyerek kaldırımdan geçen karasevdalı “Deli Bardakçı”ya, annemin en çok kullandığı-hatta bazen saçlarımızı yıkadığı-deterjanı satan Şaşmazcının pazar tezgahına, eşekli dondurmacıya, Çinçi Kuaför’e, kasaptan çok kalem efendisine benzeyen ve küçük kardeşim için etlerin en güzelini özenle seçen kasap Hüseyin’in dükkanına, Mustaa Bakkal’a, seksek ve evcilik oynadığımız balkon altlarına, Ramazanlarda düzenlenip teravih namazı kılınan B Blok’un nem kokan kömürlüğüne, istoplara, yakan toplara, çift iplere ve daha nelere nelere ışınlayıverdi. “Hatıralar kocayan beyinlerin koltuk değnekleridir” demiş Cenap Şahabettin. Kocamışlığı asla kabul etmesem de bazen insan bir anıya dayanmak ihtiyacı hissediyor. İyi ki de hissediyor, yoksa hayat daha da tatsız olurdu. Güzel anılarınız çok olsun…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir