NOSTALJİ

NOSTALJİ

Dün kızkardeşin içinde olduğu bir kitap projesine yardımcı olmak için birlikte Milli Kütüphane’ye gittik. Eski dergileri tarayıp proje için gerekli olan bilgileri fotoğraflayacaktık. Benim Milli Kütüphane deneyimim öğrencilik yıllarımla sınırlı kalmış, şimdiki binanın kapısından adımımı bile atmamıştım, ben görmeyeli-daha doğrusu girmeyeli-pek çok şey değişmiş haliyle. Kızkardeş gerekli dökümanı hazırlatmak için ilgili salona giderken ben giriş yapabilmek için gerekli kartı alma çalışmalarına başladım. Önce kişisel bilgilerimizi içeren bir form doldurdum, aynı üniversite giriş sınavındaki gibi kutucuk karalamalı. Ay pek helecanlandım, neredeyse görevliye “Amca yanlış kutu karalarsam doğruyu götürür mü?” diye soracaktım 🙂 Sonra formu teslim ettim, beni bir kabine alıp oturttular ve fotoğrafımı çektiler. Ardından da giriş kartımı basıp verdiler. Fotoğraftaki küstah halime pek bir şaştım, adeta “Hıh, lütfedip kütüphanenize gelmişim, siz beni formaliteyle uğraştırıyorsunuz, çeker giderim valla” der gibi bir halim var. Neyse kartı turnikede “dıt dıt” okutup kızkardeşin dergi ciltlerini almakla uğraştığı salona gittim. O kadar ağır ve çok dergi istemişiz ki bizi depoya yönlendirdiler. Görevli ciltler dolusu dergiyi önümüze yığdı, teşekkür ettik ve başladık taramaya. İlk cilt “Yelpaze” dergisine aitti, konsepte uygun olsun diye yelpazemi çıkardım, zaten bunca eylemden dolayı ter basmıştı, bir yandan sallayıp bir yandan derginin sayfalarını çevirdim:

“Yelpaze” çok fazla bir şey ifade etmedi, sol sayfada reklamı olan “İda” isimli kitap dışında. Lisedeyken bir arkadaşım hediye etmişti, hala kütüphanemde durur. Lakin 2. cildi elime aldığımda nostaljim tavan yaptı. İlk sayısından son sayısına kadar alıp bayıla bayıla okuduğum, içinden çıkan patronlarla kendime giysiler diktiğim, yemek tariflerini kesip sakladığım “Samanyolu” dergisiydi bunlar:
1972 yılında çıkan ilk sayının kapağı, kapaklara ayrıca bayılırdım ve fekat şimdi bakınca erkek arkadaşın leopar desenli, balıkçı yakalı kazağına daha da bir hayran oldum demek yeterli olmaz 🙂 Parasız elbise patronlarımızı müvezzimizden isteyecekmişiz, öyle yazıyor kapakta. İstemeye gerek yok, müvezzimiz eksiksiz getirdiği gibi, her hafta bizim almadığımız gazetelerin ilavelerini de bana beleşten bırakırdı 🙂
Derginin tefrika resimli romanlarından bir sayfa, görüldüğü gibi İtalyanlar da birine çile tutturup yün yumak sarıyormuş. Ayrıca bu sayfalarda ilk gençlik aşkım Andrea Giordana, Franco Gasparri ve hayranı olduğum Paola Pitti gibi foto roman yıldızlarına rastlamak pek hoşuma gitti. 
Samanyolu ciltlerini elden geçirince sıra ben yaş grubundaki her gencin(!) kesinlikle tanıdığı bir dergiye geldi: “Hey!”
“1970’in müzik olayı sizce hangisidir?”, haydi gençler bilin Hey Dergisi sizi 2 hafta Londra’ya göndersin. Görüldüğü gibi 1971’in en çok satan plağı da Fikret Kızılok’tan “Söyle Sazım” imiş. “Söyle sazım ne söylersin/Yelelelliiii yeleleli”
Dergi cildinin sonlarına yaklaşırken şu sayfa beni dumura uğrattı. O yılların pek meşhur İtalyan şarkıcısı Iva Zanicchi, kocası ve kızı. Lakin benim böyle karım olsa, kapının arkasına saklanır, o uyuyana kadar çıkmam. Kadın sayfayı doldurmuş, ben dominantım diye bağırıp durur. Adamcık arkada pısmış kalmış, maço bir poz verse de yemezler yavrum. Çocuk zaten sıkıysa bir kıpırdasın o kucaktan 🙂
Sonra acıktık, bahçeye çıkıp yanımızda getirdiğimiz simitleri termostaki buzlu kahvemiz eşliğinde yedik, yerken kızkardeşle aramızda şöyle bir diyalog geçti:
-Biz çok fakirmişiz ama kitap okumaya çok düşkünmüşüz, kalacak yerimiz de yokmuş, günümüzü Milli Kütüphane’de kitap okuyarak geçiriyormuşuz. Halimize acıyan bir Simit Sarayı bize sponsor olmuş, günde beleş bir simit veriyormuş.
-Kahve nerden?
-Simidi veren saray kahveyi de verir, o da oradan.
-Simitçi niye sponsor?
-Hep kitap okumak istemiş ama ailesi engellemiş, o yüzden büyüyünce zengin olursam kitap okuyan birilerine zıponsor olacam demiş.
-Peki akşam yemeği yemiyor muymuşuz?
-Yemiyormuşuz, böylece hem fit kalıyormuşuz, hem de para harcamıyor muşuz.
-Nerde yatıyormuşuz gece?
-Sen çok soru sormaya başladın, kalk simidin bittiyse işimize devam edelim.
Simitli öğlen yemeği sonrası sıra “Hayat” dergilerine gelmişti:
Bricit Bardo’nun ne gadan güzel olduğunu unutmuşum meğersem, görünce hatırladım, hatırlayınca burnumun direği sızladı. 
Aa, o da ne? Şu pek neşeli genç kızlardan gitar çalanın üstündeki elbisenin aynısından annem bana dikmişti. Hem de bizzat derginin bu sayısından ilham alarak. Kumaş da neredeyse tıpatıp aynıydı. Kırmızı üzerine minik beyaz çiçekli basmadan, çingene modası vardı o yıllarda. Pek severek giyinmiştim.
 
Ve bir de şunu gördüm, “Gökkuşağı Jölesi”. O zamanlar hazır jöle pek bulunmazdı bizim memlekette. Babam işyerinden jelatin getirmiş, ben de mevsim icabı çilek olmayınca portakalla bu jöleden yapıp arkadaşlarımı davet etmiştim. Biri hariç hepsi bayılmıştı, o biri de beğenir gibi yapmış ama ne kadar iğrendiğini 30 yıl sonra itiraf etmişti 🙂
Şimdi onca dergi karıştırılır da “Ses” unutulur mu? Bir nesil “Ses” ile büyüdü. Kapaktaki beline bağladığı süslü kemer tenini fena halde kızartmış olarak görülen Feri Cansel pek seksi, pek hoş bir hanım kızımız idi ama ne yazık ki sevgilisi tarafından öldürülmüştü, ruhu şadolsun. Kadın cinayetlerinin başı sonu yok görüldüğü gibi.
Tüm taramaları ve fotoğraflamaları ayakta yaptığım için epey yorgun ama pek nostaljik ve mutlu ayrıldım Milli Kütüphane’den. Güzel bir gün oldu,  projenin gerçeğe dönüşmesi dileğiyle diyelim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir