VE BİR OSCAR DAHA GOES TO…

VE BİR OSCAR DAHA GOES TO…

Aslında biraz kırgındım, geçen yıl beni kapılarda bırakıp ödül törenine almadıkları için. Arsızlığımla yan kapıdan girmiş, narçiçeği kostümlü, genç irisi Gabourey Sidibe’nin (bakınız bu yazı) eteğine yapışıp kırmızı halıda az biraz dolanmıştım. Oscar Komitesi geçen yıl bana karşı yaptıkları büyük saygısızlığın ve değer bilmezliğin farkına varmış olacak ki Digitürk aracılığıyla özel davetiye yolladı. Kendimi naza çekecektim esasen ama siz değerli takipçilerime olan saygımdan “eh hadi bari gideyim, şahsım için bir şey istiyorsam namerdim, her şey cânım okuyucularım için” diyerek hazırlanmaya başladım. Bu kez “C&A” höt kütürü olan gri eşofmanımı çektim ayağıma, üstüme nadide bir butikte örülmüş soluk mavi süveterimi geçirdim. Son anda yaka kenarında bir leke olduğunu farkettim ama ilgi çeksin diye özellikle yaptığımı düşünmeleri için değiştirmedim. Ayağıma kalın çoraplar ve pofuduk terlikler giydim, mazallah üşütürüm de programı kaçırıveririm diye tedbirli oldum. Zaten şakır şakır yağmur yağıyordu, bizim memlekette olsa çıngar çıkar, “yağmur yağdı, branda delindi, kafamıza su aktı” diye. Höt kötür, milyonluk tufaletlerini çekmiş artizler “gık” bile demediler kuaför elinden çıkmış saçlarına tepedeki deliklerden şıp şıp akan damlalara. Bu kez yanıma sefertasıyla yiyecek almadım, hem diyetteyim, hem de elbet “after party”ye beni de alırlar, marul, havuç, turp bir şeyler bulur atıştırır, açlığımı yatıştırırım diye.
Efendim kırmızı halıya adımımı atmamla beraber karşıma şu iki hatun çıktı:
Ben bir sevin, bir sevin; “Çarşı Çarşı, kara kartal, en büyük Beşiktaş” diye koştum yanlarına. Esasen Fenerbahçeli’yim ama “gurbette sıcak suyun faydası var” demişler, el memleketinde Beşiktaşlı da oluruz icabında. Ben öyle deliler gibi koşturunca kadınlar “Vat iz di matter looo?” diyerek kaçmaya başladılar, güvenlik falan girdi araya. Meğer Beşiktaşlı değillermiş. Oscar adayı artizlermiş bunlar Patrişya Arket’le, Rees Vittersıpon. Siyah-beyaz modacılarının seçimiymiş. Soldaki balık etli olanınkini çocukluk arkadaşı tasarlamış. Bence o bilmiyor ama tasarımcı kesin Beşiktaşlı. Lakin ürktüm öyle güvenlik müvenlik devreye girince bir kenara çekildim, dilimi yuttum seyretmeye başladım. Baktım siyahlar giymiş, cami yıkılmışsa da iskeleti sağlam ama kubbesi epey elden geçmiş bir sarışınla, kırmızılar giymiş bir afet-i devran sarmaş dolaş poz veriyorlar. Parmaklarımın ucunda yükselip “Kim ola ki bunlar?” diye bakınca tanıdım. Antonio abimizin yâr-ı âyali Melani ablamız ile Don Johnson’dan olma kerimesi Dakota hanım imiş. Melani ablamızın şakül hafiften kayık, botoks ve diğer estetikler nedeniyle harita suratlı benzerlerine dönmüş ama kızı Dakota kırmızı kostümüyle bir içim su idi.

Geçen yılki bolluğunun aksine bu sezonun tek hamilesi kemçik Keira Knightley’di. Tören başlayana kadar boş durmamış çiçek bahçesine benzeyen elbisesinin üstüne hatıra kabilinden kırmızı halıdaki ünlülerin imzalarını almıştı. “Ay em from Törki, bi imza da ben şeyetsem” diye yanaştım ama pek kötü bakınca sıvıştım hemen 🙂
Sağa sola bakınırken kenarcıkta çekingen çekingen duran temiz yüzlü bir oğlancıkla karısını gördüm. Oğlancağızın ya midesi ağrıyor, ya çişi gelmiş tuvaletini yolunu bilmiyor, eli karnında buruşup durur. Konukseverliğimizle ve yardımseverliğimizle nam salmış bir ırkın ahfadı olarak hemen koştum yanlarına, “Evladım, Rennie pastil ister misin, karnın mı ağrıyor, tuvaleti mi bulamadın?” dedim. Gülmeye devam etti, bu sefer İngilizce sordum: “Var senin ağrımak karın, WC, WC?”. Aa terbiyesiz döndü arkasını yürüyüverdi, ben de o temiz yüzüne bakıp da efendi bişey sandıydım. Sonra birine sordum “bunun derdi ne?” diye, derdi yokmuş, Steven Hawking’miş o, yok ya pardon onu canlandıran oyuncuymuş, Edi mi, Büdü mü, öyle bi adı var. Zaten sonra Oscar’ı da ona verdiler temiz yüzüne aldanıp, bana sorsalar ne saygısız olduğunu söylerdim. 
Ben Edi’yle Büdü’yle uğraşırken kırmızı halı kalabalıklaştı, önümden çıplak denize girmiş de üstüne yosunlar yapışmış gibi biri geçti, pek şirindi, kimmiş diye sordum yanımdakine “Emma Stone” dedi, saçını kızıla boyatınca bilememişim. 
O da ne Nikol yengemiz ve şapşirik kocası düğün törenlerinden çıkıp buraya gelmişler. Hatta Nikol’e babası kırmızı kuşağını bile bağlamış. Çantamda çeyrek altın arandım ama bulamadım, biraz buruşmuş bir yüz lira çıktı, “Allah mesut etsin” deyip iğneledim dekoltesine. 
Derken önümden bir garip kıyafetli dilber geçti. Baloncuklarını patlatmayı pek sevdiğim havalı naylondan mı dikilmiş bilemedim. Poposundaki o bolluk otururken rahat etsin diye mi konmuş, içine minder mi dikmişler onu da bilemedim. Bildiğim bu Marion afetinin “2 Gün 1 Gece” filmindeki salaş kıyafetleriyle çok daha güzel ve doğal göründüğüydü.
Gözüme çarpan bir başka beyazlı geçen yıl kölelikten azat ettiğimiz Oscar’lı Lupita kızımızdı. Hacca ve Umre’ye giden her tanıdığına ısmarladığı incilerle bir fistan diktirmiş, giyinip gelmişti. 
Baktım Oscar heykelinin yanında yeşil renkli bir başka heykel daha var, bu neymiş ki diye yanına gidip dürttüm, heykel değil canlıymış. Skarlet kızımızmış meğersem. O nasıl bir şeydi yahu, Amazon mu desem, Valkyr mi desem, bu kadınsa biz neyiz mi desem, kısacası ne desem bilemedim. Skarlet’i size havale ediyorum.
Heykeller bitmemiş meğersem, bu defaki pembeydi. Omuzundaki aile boyu güle rağmen Givenet bacımız bence gecenin en asil, en zarif kadınıydı. 

Feliçiti kızımızla Jeylo yengemiz gecenin seyyar çadırları olarak salındılar kırmızı halıda.

Terzileri vaktinde yetiştiremediği için isimlerini bilemediğim bu iki arkadaştan birincisi salonun perdesine, ikincisi de mutfaktaki küp örtüsüne sarınıp gelmişlerdi. İnsana ev sıcaklığı hissettiriyorlardı.
Baktım Adriyan Bırodi geliyor pek sevindim. Kendisini oğluma benzetirim, hemen yanına koştum omuzunu tıpışlayıp “Maşallah” dedim, “Allah zihin açıklığı versin evladım” diyerek uğurladım salona.
Soldaki hanım ablamız Julyan filmde Alzheimer oluyordu evlerden ırak, pek üzülmüştüm ama neyse ki yorulduğuna değdi, Oscar’ı kucakladı götürdü evine. Sağdaki Rozmund hanım ablamız da adaydı ama öyle cadıydı ki filmde “oh olsun” dedim ödül alamayınca 🙂
Orkestra şefi J.K. abimize de bir selam çakmak istedim ama korktum yanaşamadım, pek sertti zira filmde.

Birdenbire kronik aday, ezeli ve ebedi hayranı olduğum kraliçem Meril’imi görüverdim. Takıldım peşine, yanına oturdum, başımı omzuna yasladım, “Sen her sene aday ol, gönlümüzün kraliçesisin” dedim, hüngürdedim.

Sonra efendim sabahlara kadar uykusuz kah güldük, kah sıkıldık, ödüller alındı verildi, benim Beşiktaşlı sandığım ablalardan biri de ödül aldı, alkışlarken Kara Kartal diye bağırdım ben yine de. Törenden sonra After Party’ye gidip yiyip içtik, derken ben müsaade istedim. Ben salondan ayrılırken Leydi Gaga bulaşıkları yıkamak için mutfağa gidiyordu:
Seneye görüşmek üzere efendim…

En son yayınladığımız ŞOK Market 25 Şubat-3 Mart 2015 başlıklı yazımızda 2015, Market ve Mart hakkında güncel bilgi içermektedir.

Benzer yazılar

Previous post
Next post


Submit your comment

Your name is required

Web sitemizle alakalı görüş öneri ve taleplerinizi- icerikkontroltalebi@gmail.com -a iletiniz